Haydan gelen huya gidiyor arkadaş, bugün bunu gördüm. Elimde bir adet 26 haziran - saha içi bileti var, gitmeyeceğim konsere, 50 TL demişim fiyatına da (çaktırmadan blogda reklam yapmak), amma lakin ki satamıyorum. En sonunda, "sende kaç var, tamam ver onu ver, al şunu hayrını gör" diyeceğim, adam sahte herhalde deyip yine almayacak.
Sonisphere bileti kazandım SUşenlikten. Olay şöyle gelişti, Haluk "olm, bu benim son şenliğim" tribinde en uzak köşedeki standa bakıp, "5 yıldır şenlikten hiç bir şey kazanmadım, gel şuna gidip şansımızı deneyelim" dedi. Gittik standa, "Bu ne oluyor" dedik. Soru sorup cevabını verene Sonisphere bileti veriyorlarmış. Haluk'a Metallica'nın 4 üyesini sordular, çat diye bildi adam. Çarkı çevirdi, gelmesi gereken yere gelmedi, bir daha çevirttiler çarkı, bu sefer durması gereken yerde durdu ve bileti verdiler. Sıra bana geldi, Metallica'nın "Grammy" ödülü almış albümünü sordular. "St. Anger" dedim, MTV Icon ödülleri zamanında çıkmıştı albüm, karıştırmışım ben de ödülleri. Adam bana baktı, bilete baktı, "İpucu veriyorum, en ünlü albümleri" dedi. Haluk karşıdan "Justice abi, kesin justice" dedi, ben "En ünlü albümleri Black'tir ama Justice de olabilir" dedim. Şöyle bir diyalog oldu ondan sonra :
-Üçünden birisi doğru hangisi karar ver.
-Justice'miş, justice mi? Justice diyorum ben.
-...
-Black albümü de olabilir.
-Bildiniz, black albümü ile kazanmışları o ödülü. Bizden Sonisphere'e bilet kazanmak için son adımdasınız.
Çarkı çevirtti bana, çevirdim gelmedi, "Çevir hadi, bi daha" dedi, çevirdim geldi bu sefer, "Son adımı da başarıyla tamamladınız, tebrik ediyorum sizi !! " dedi, bilet tutuşturdu elime.
Bu kadar ısrarla vermek istedikleri bileti elime aldığımda sevinmiştim, sanki çok zor bulunan bir şeymiş gibi. Şimdi de ben ısrarla satmak istiyorum bileti, turkrock, sahibinden.com, garaj, sonisphere facebook sayfası gibi bilimum yerlerde satılıkta uğursuz bilet.
Almazsanız almayın lan. Ama ucuz baya, piyasa fiyatının yarı fiyatına, bir telefon kadar da yakınınızda üstelik.
15 Haziran 2010 Salı
13 Haziran 2010 Pazar
Dağ havası
Dün gece, saat 10 sularında sahneye çıktığımız platform baya yüksekti. "Genel olarak sahne platformlarının yüksek olduğunu biliyoruz" diyenler için ek açıklama: Spil Dağı'nda Neşeli Günler Kumpanyası olarak 1500 metrede konser verdik.
En başına döneyim hikayenin. 12 haziranın final döneminin son ve sınavsız günü olduğuna dair sevincim, o günün sabahı sınavım olduğunu öğrendiğim ana kadar tıkırında ilerlemişti. Sabah Opera (bu dersin adı blog sayfamda en çok adı geçen kelime oldu bence) sınavına girip, 12.50'deki Pegasus uçağıyla İzmir'e, ardından Manisa'ya gittim. Saat 3.40'ta Spil Dağı'na vardığımızda ilk iş, sucuk ekmek-bira yemek oldu (bira bedava, bedava ya). Ders-sunum-quiz-midterm koşuşturmacasının bir değişik versiyonunu yaşadığım için, ne yol boyunca, ne de güzelim dağ havasında, çimlerin üzerinde bir gölgede bira yudumlarken "Bittiieee...!!!bir!!11" veya "Sınav hakkım doldu, sına.. DOLDO" şeklinde bir hisse kapıldım.
Ardından şenlik eğlencesi adına yapılan ve "lise nevruz kutlamaları" tadındaki geleneksel (hatta Orta Asyadaki Türklerden bu yana) olduğu varsayılan birkaç oyuna atladık. Kendileri, "Çuvalla zıplama" ve "Kayak yürüyüşü" olur. Halata da katılacaktık ama Haluk'u böcek ısırdı (bu işin bahanesi olabilir, belimizi halat çekme oyunundan daha çok seviyoruz). Saat akşam vakitlerini gösterdiğinde ise asıl mecramız olan sahnedeydik. Performansımızı beklenenin üzerinde buldum, coşmaya ve eğlenmeye gelmiş bir grup insana gereğinden fazla enerji yarattık. Bis olarak 5 şarkı çaldık, daha da istediler (gerçi arka tarafta biz çalarken yanındakiyle konuşan bi' ekibe rastladık, "Ele Güne Karşı" istedi onlar). Sahneden zar zor inebildik.
Ailem (babannem, dedem, halam dahil) Ege bölgesindeki konserlerimi kaçırmamak üzerine yemin etmişler bence. Dağ bayır dinlemeyip geldiler konsere, meyve-börek ve kekten oluşan 4 poşet yemekle. Öte yandan, 7 ay boyunca kendisiyle bir tek dağa gitmek için uçağa binme eylemini yapmamış olduğum B. da geldi konsere (ne de güzel etti). "to do" listesini tamamlamaya doğru adım adım ilerliyoruz.
Duygusallığın dibine vurmak (biraz da Haluk'laşmak) gerekirse, Elif, Bahar, Haluk, Utku, Armağan, Nazlı, Onur, Yankı ve bendenizden oluşan ekibin verdiği muhtemelen son konserdi. Bu şahane ekiple sadece "feribot sırası beklerken sohbet etmek" maksadıyla Bursa'ya bile giderim ben (feribotla gidilen başka yer bilmiyorum zira). Bye bye hepiniz, bye bye lonlinıs.
En başına döneyim hikayenin. 12 haziranın final döneminin son ve sınavsız günü olduğuna dair sevincim, o günün sabahı sınavım olduğunu öğrendiğim ana kadar tıkırında ilerlemişti. Sabah Opera (bu dersin adı blog sayfamda en çok adı geçen kelime oldu bence) sınavına girip, 12.50'deki Pegasus uçağıyla İzmir'e, ardından Manisa'ya gittim. Saat 3.40'ta Spil Dağı'na vardığımızda ilk iş, sucuk ekmek-bira yemek oldu (bira bedava, bedava ya). Ders-sunum-quiz-midterm koşuşturmacasının bir değişik versiyonunu yaşadığım için, ne yol boyunca, ne de güzelim dağ havasında, çimlerin üzerinde bir gölgede bira yudumlarken "Bittiieee...!!!bir!!11" veya "Sınav hakkım doldu, sına.. DOLDO" şeklinde bir hisse kapıldım.
Ardından şenlik eğlencesi adına yapılan ve "lise nevruz kutlamaları" tadındaki geleneksel (hatta Orta Asyadaki Türklerden bu yana) olduğu varsayılan birkaç oyuna atladık. Kendileri, "Çuvalla zıplama" ve "Kayak yürüyüşü" olur. Halata da katılacaktık ama Haluk'u böcek ısırdı (bu işin bahanesi olabilir, belimizi halat çekme oyunundan daha çok seviyoruz). Saat akşam vakitlerini gösterdiğinde ise asıl mecramız olan sahnedeydik. Performansımızı beklenenin üzerinde buldum, coşmaya ve eğlenmeye gelmiş bir grup insana gereğinden fazla enerji yarattık. Bis olarak 5 şarkı çaldık, daha da istediler (gerçi arka tarafta biz çalarken yanındakiyle konuşan bi' ekibe rastladık, "Ele Güne Karşı" istedi onlar). Sahneden zar zor inebildik.
Ailem (babannem, dedem, halam dahil) Ege bölgesindeki konserlerimi kaçırmamak üzerine yemin etmişler bence. Dağ bayır dinlemeyip geldiler konsere, meyve-börek ve kekten oluşan 4 poşet yemekle. Öte yandan, 7 ay boyunca kendisiyle bir tek dağa gitmek için uçağa binme eylemini yapmamış olduğum B. da geldi konsere (ne de güzel etti). "to do" listesini tamamlamaya doğru adım adım ilerliyoruz.
Duygusallığın dibine vurmak (biraz da Haluk'laşmak) gerekirse, Elif, Bahar, Haluk, Utku, Armağan, Nazlı, Onur, Yankı ve bendenizden oluşan ekibin verdiği muhtemelen son konserdi. Bu şahane ekiple sadece "feribot sırası beklerken sohbet etmek" maksadıyla Bursa'ya bile giderim ben (feribotla gidilen başka yer bilmiyorum zira). Bye bye hepiniz, bye bye lonlinıs.
The way Hangar moves
Hangar provası var KoroSU ile. Sene bu sene, ama tam vaktini bilmiyorum. Ara verip Crax almaya gidip, olmadığını görünce hangara geri geldim. "Abi kırak yoks" dedim.
Bu hikayeyi başkasına anlatırken de, "İşte, ondan sonra alamadım Crax'ı, provaya döndüm ve "abi kırak yoks" diyeceğime "abi kırak.. bi saniye yanlış oldu"" dedim. Güzel hikaye anlattığını bilen insan biraz heyecanlı oluyor.
Bu hikayeyi başkasına anlatırken de, "İşte, ondan sonra alamadım Crax'ı, provaya döndüm ve "abi kırak yoks" diyeceğime "abi kırak.. bi saniye yanlış oldu"" dedim. Güzel hikaye anlattığını bilen insan biraz heyecanlı oluyor.
5 Haziran 2010 Cumartesi
rüya
Dün gece, alışmadığım bir yatakta olduğumdan dolayı mıdır bilmem, çok garip bir rüya gördüm. Gazete okuyorum ve tüm gazetelerde "İsrail - Türkiye arasındaki soğukluk savaşa doğru ilerliyor. Çok küçük bir kıvılcım savaşı başlatabilir ! " yazıyor. Sonra beni kaçırıyor birileri (bilmiyorum İslamcılar mı, Masonlar mı), beni eğitiyorlar. Ben hissediyorum yavaştan o kıvılcımı ben yaratıcam diye, ama hiç de gocunmuyorum ha, savaş kötüdür beni bencil oyunlarınıza alet edemeyeceksiniz demiyorum (belki ailemi öldürmekle tehdit etmişlerdir, o kısmı görmedim). En son sahnede, karşımda boğaz köprüsü var (birinci köprü mü, ikinci köprü mü emin değilim). Ben köprüyü karaya bağlayan büyük, ayı gibi halatların ikisini (benim bulunduğum yakada olanları) çözüyorum. Çözmek de şöyle, ayakkabı bağcığını kendine doğru çekersin o gevşer ya, aynen öyle (artık nasıl bir eğitimden geçtiysem). Halatları kendime doğru çekip gevşetip çözdükten sonra, köprüdeki tüm arabalar denize düşüyor. Deniz dalgalanıyor ve halka halka sağa ve sola savruluyor (bu görüntü çok net kafamda). Rüya gazete manşeti ile bitiyor, "Türkiye İsrail'e savaş açtı". Sonra uyanıyorum, bakıyorum yorganım üzerimde değil.
Savaşla ilgili Çetin Altan'ın çok güzel bir deyişi var : "Devletler insaniyet veya maneviyat üzerine savaş açmazlar. Savaş eğer kârlıysa yapılır."
Savaşla ilgili Çetin Altan'ın çok güzel bir deyişi var : "Devletler insaniyet veya maneviyat üzerine savaş açmazlar. Savaş eğer kârlıysa yapılır."
28 Mayıs 2010 Cuma
Mayıs ayı bitti mü - 2
Mayıs ayı bitti mü yazı dizisinin devamı aşağıdadır:
17 mayıs'taki şahane KoroSU konseri bittikten ve tüm kayıtlar zevkle dinlendikten sonra, 19 mayıs tatiline geldi çattı. Bir hafta öncesinden yaptığımız plana sadık kalıp, Tekirdağına gittik (öyle dermiş oranın yerlileri). Tekirdağından zihinlerde kalanlar :
Y : Abi niye dondunuz?
Herkes : ehuehahah !!
C : Peki biz çıkmaya başladıktan üç ay sonra, E.'ın telefonunda kendi kaydımı "SU C. Müzikus" olarak görmeme ne diyorsunuz?
U, M, E : Hazır mı fotoğraf makinesi? Hadi beyler üç deyince bombalama, bir-ki-üç. *flop**pffpkşşş*
Kasaptaki amca : Siz suyun fotoorafını niye çektiğniz o zaman?
C : Amca şimdi onun ismi korusu ya, bizim de onun ismine benzer bi' ... bikbikbik ...
Hep bir ağızdan : "We starve-look at one another, short of breath walking proudly in our winter coats..." ve nakarat "dets mii, deets miiiiiYYYYY"
Her bakımdan zevkle geçen 2 gecenin ardı, perşembe oldu. Cumartesi günkü Ege Üni. Şenlik'i de, saat 8de başlayan aşırı sağanak yağmur dolayısıyla (açık hava sahnesinin son grubuydu Neşeli, saat 9da çıkacaktı, ve boş herhangi bir kapalı sahne yoktu, şenliğin diğer etkinlikleri dolayısıyla) yalan oldu.
Tabi "oğlum, sen okumaya gitmedin mi oraya" diyen bir anne olacaktır aranızda illa ki. "Okuyom ben yuaa" diyeceğim onlara, tüm gücümle. Bu tekirdağı haftasında bir sınavım, bir ödevim, 2000 kelimelik bir opera incelemem ve yoklama alınan iki dersim vardı. Cuma dersim yok, çarşamba da 19 mayısa denk geliyodu, yani tüm bu sorumluluklar 3 gün içine yayılmıştı. Bu koşuşturmaca üzerine en güzel yorum babamdan geldi. Babam ki, ben sınavdan çıktığım zaman beni arabayla almaya gelmeyen ama basketbol antremanından sonra yolunu değiştirip beni arabayla alan bir insandır. Konserlerimi en önden izler, ama veli toplantılarıma gitmezdi Denizli'deyken. Beni "sabah uyandırsana, dershaneye gitcem" dediğimde uyandırmamış, niye uyandırmadın dediğimde "boşver ya, bugün de gitmeyiver" demişti. Geçen gün beni arayıp: "Oğlum konserlerden çok yoruluyosun, 3 tane grubun olmasın artık, en az emek verdiğin gruba devam et, diğerlerinden ayrıl" dedi.
17 mayıs'taki şahane KoroSU konseri bittikten ve tüm kayıtlar zevkle dinlendikten sonra, 19 mayıs tatiline geldi çattı. Bir hafta öncesinden yaptığımız plana sadık kalıp, Tekirdağına gittik (öyle dermiş oranın yerlileri). Tekirdağından zihinlerde kalanlar :
Y : Abi niye dondunuz?
Herkes : ehuehahah !!
C : Peki biz çıkmaya başladıktan üç ay sonra, E.'ın telefonunda kendi kaydımı "SU C. Müzikus" olarak görmeme ne diyorsunuz?
U, M, E : Hazır mı fotoğraf makinesi? Hadi beyler üç deyince bombalama, bir-ki-üç. *flop**pffpkşşş*
Kasaptaki amca : Siz suyun fotoorafını niye çektiğniz o zaman?
C : Amca şimdi onun ismi korusu ya, bizim de onun ismine benzer bi' ... bikbikbik ...
Hep bir ağızdan : "We starve-look at one another, short of breath walking proudly in our winter coats..." ve nakarat "dets mii, deets miiiiiYYYYY"
Her bakımdan zevkle geçen 2 gecenin ardı, perşembe oldu. Cumartesi günkü Ege Üni. Şenlik'i de, saat 8de başlayan aşırı sağanak yağmur dolayısıyla (açık hava sahnesinin son grubuydu Neşeli, saat 9da çıkacaktı, ve boş herhangi bir kapalı sahne yoktu, şenliğin diğer etkinlikleri dolayısıyla) yalan oldu.
Tabi "oğlum, sen okumaya gitmedin mi oraya" diyen bir anne olacaktır aranızda illa ki. "Okuyom ben yuaa" diyeceğim onlara, tüm gücümle. Bu tekirdağı haftasında bir sınavım, bir ödevim, 2000 kelimelik bir opera incelemem ve yoklama alınan iki dersim vardı. Cuma dersim yok, çarşamba da 19 mayısa denk geliyodu, yani tüm bu sorumluluklar 3 gün içine yayılmıştı. Bu koşuşturmaca üzerine en güzel yorum babamdan geldi. Babam ki, ben sınavdan çıktığım zaman beni arabayla almaya gelmeyen ama basketbol antremanından sonra yolunu değiştirip beni arabayla alan bir insandır. Konserlerimi en önden izler, ama veli toplantılarıma gitmezdi Denizli'deyken. Beni "sabah uyandırsana, dershaneye gitcem" dediğimde uyandırmamış, niye uyandırmadın dediğimde "boşver ya, bugün de gitmeyiver" demişti. Geçen gün beni arayıp: "Oğlum konserlerden çok yoruluyosun, 3 tane grubun olmasın artık, en az emek verdiğin gruba devam et, diğerlerinden ayrıl" dedi.
Mayıs ayı bitti mü
Mayıs ayı boyunca yaz(a)madığım için bu yazı biraz intikam alma yazısı olacaktır benim için. Bakıyorum, en son 4 mayısta yazmışım, ondan sonra birkaç deneme de olmuş ama yayınlanmamışlar (blog açıp köşeyazarı tribine giren insanlardan birisi olma yolunda ilerliyorum, "notlarıma bakıyorum, yayınlanmamış yazılar" falan deyip).
6 mayısta bir Neşeli Günler Kumpanyası SGM 5.yıl konseri verdik. Çok neşeli bir konser olmadı, çeşitli tatsızlıklardan ötürü. Sahnedeki mikrofon krizi, biz konser verenleri birkaç dakikalığına Nihat Berker'in, Haluk Bal'ın önünde sessizce beklemeye itti. Konserin benim için iki büyük anlamı vardı, birincisi Nihat Berker'den bireysel olarak tebrik almamdır. Diğeri de SGM'deki ilk konserimdi bu.
Bir sonraki hafta, yaşamım ile hangar arasındaki ince çizgi kayboldu. 5 günde 4 prova aldık, ki kendileri en az 5 saat olur. Öyle ki, prova var diye Neşeli'nin Kalamış'taki konserine çıkmadım. Tüm bu insanüstü çabayı sarfettiğimiz Müzikus Çok Sesli Pop-Rock KoroSU konseri, insanlardan aldığım tepkiler, duyduğum alkış düzeyi ve kayıtlardan dinlediklerim doğrultusunda konuşuyorum, ayı gibiydi. Kritik nokta, benim açımdan çok da zevkliydi konser. Kulislere birkaç kere gir-çık yapmış olduğumdan, herhangi bir konserin benim üzerimde bu denli büyük bir etki yaratmasının sebepleri de olmalı gayet tabi. Sebebler üzerine birkaç analiz yaptım, şunları buldum: Müzikal anlamda doyurucu bir orkestra şefinin olması, repertuvarda hayatımda ilk defa çaldığım 14 şarkının bulunması (ve her yeni şarkı için yaşadığım heyecan), kolajlar ve en önemlisi konsept.
Devamı var.
6 mayısta bir Neşeli Günler Kumpanyası SGM 5.yıl konseri verdik. Çok neşeli bir konser olmadı, çeşitli tatsızlıklardan ötürü. Sahnedeki mikrofon krizi, biz konser verenleri birkaç dakikalığına Nihat Berker'in, Haluk Bal'ın önünde sessizce beklemeye itti. Konserin benim için iki büyük anlamı vardı, birincisi Nihat Berker'den bireysel olarak tebrik almamdır. Diğeri de SGM'deki ilk konserimdi bu.
Bir sonraki hafta, yaşamım ile hangar arasındaki ince çizgi kayboldu. 5 günde 4 prova aldık, ki kendileri en az 5 saat olur. Öyle ki, prova var diye Neşeli'nin Kalamış'taki konserine çıkmadım. Tüm bu insanüstü çabayı sarfettiğimiz Müzikus Çok Sesli Pop-Rock KoroSU konseri, insanlardan aldığım tepkiler, duyduğum alkış düzeyi ve kayıtlardan dinlediklerim doğrultusunda konuşuyorum, ayı gibiydi. Kritik nokta, benim açımdan çok da zevkliydi konser. Kulislere birkaç kere gir-çık yapmış olduğumdan, herhangi bir konserin benim üzerimde bu denli büyük bir etki yaratmasının sebepleri de olmalı gayet tabi. Sebebler üzerine birkaç analiz yaptım, şunları buldum: Müzikal anlamda doyurucu bir orkestra şefinin olması, repertuvarda hayatımda ilk defa çaldığım 14 şarkının bulunması (ve her yeni şarkı için yaşadığım heyecan), kolajlar ve en önemlisi konsept.
Devamı var.
4 Mayıs 2010 Salı
Oyun
Mgmt 202 dersinde, hoca tüm konuyu anlattıktan sonra bir de Türkçe özetlemeye ihtiyaç duydu. "Yabancı var mı?" diye sordu. "Var" diye cevap gelmemesini çok ilginç bulmadım aslında. Yine de anlatayım dedim.
MS 303 dersinde (iyice Faruk'a dönüştüm, tüm ders programımı sizlerle paylaşıyorum) hoca ekonomik bir başarısızlığı veya zararla kapanan kötü bir yatırımı "Kabul edilebilir mi, hayır edilemez, öyleyse diğerini seçiyoruz" diye değil, "Bu projeyi kabul ederseniz Yunanistan'a dönersiniz" diye anlatmaya başladı.
Ha, bu arada, yukarıdaki management dersi hocası, iki hafta evvel, "Artık yoklama almıyorum, dersi öğrenmek isteyen gelsin, diğerleri imza atmak için gelmesin" dediğinde "Ooh kebab, daha da gelmem" insanlarından biriydim. Tek ders saatlik olana bir uğrayayım dedim geçen gün, baktım yoklama kağıdı dönüyor, bilerek imza atmadım dersin sonunu bekledim, herkes gidince imza atmayı unutmuşum deyip hocanın yanına gittim. O malum soruyu sordum:
-Hocam, böle böle demiştiniz.
-Ehehe. Eee, ben olta attım orda, atlamamak lazım. Öğretmenlerin söylediklerine güven olmaz. Ehehe.
Ahmet abiyi çağırıp, şişe attırasım geldi tam o anda.
12 Haziran tarihinde, saat 09-12 arası finalim var, akşamına da Manisa'da konserim var. Yine de insanın konsere gitmek için uçak bileti alması güzel bi' duygu.
Deva-saz'ın SGM konserinden sonra 21 müzikus işçisi olarak Bostancı'ya gittik, dürüm yemeye. "10'dan çok 20'den az" devasaz ekibinden gelen bir tek, son şarkıda klarnet çalan Berke'ydi (tabi ışık mikserindeki ben, ve ses mikserindeki Esat'ı saymıyorum). Konser yorgunluğu diye bir şey olduğuna kanıt bu bence. Ege konserinden bir sonraki gün hiç bir derse niye gitmediğimi soran olursa, bu yazıyı referans gösteriyim diyorum.
Yazımın başlığına dönersek de, CS201 hw5'i yapana kadar ağlayan anam (literally), ödev bittiğinde benimle birlikte yazdığım "pacmanimsi" oyunumu oynadı (bu da literally). Atilla'nın odasına indim laptopla (tabi öyle multiplayer seçeneğimiz yok bizim), onunla oynadık. Oyun oynarken, "ahanda şimdi if'in içine girdi" diye düşünmekten niye iliklerime kadar zevk alıyorum bilmiyorum yine de.
MS 303 dersinde (iyice Faruk'a dönüştüm, tüm ders programımı sizlerle paylaşıyorum) hoca ekonomik bir başarısızlığı veya zararla kapanan kötü bir yatırımı "Kabul edilebilir mi, hayır edilemez, öyleyse diğerini seçiyoruz" diye değil, "Bu projeyi kabul ederseniz Yunanistan'a dönersiniz" diye anlatmaya başladı.
Ha, bu arada, yukarıdaki management dersi hocası, iki hafta evvel, "Artık yoklama almıyorum, dersi öğrenmek isteyen gelsin, diğerleri imza atmak için gelmesin" dediğinde "Ooh kebab, daha da gelmem" insanlarından biriydim. Tek ders saatlik olana bir uğrayayım dedim geçen gün, baktım yoklama kağıdı dönüyor, bilerek imza atmadım dersin sonunu bekledim, herkes gidince imza atmayı unutmuşum deyip hocanın yanına gittim. O malum soruyu sordum:
-Hocam, böle böle demiştiniz.
-Ehehe. Eee, ben olta attım orda, atlamamak lazım. Öğretmenlerin söylediklerine güven olmaz. Ehehe.
Ahmet abiyi çağırıp, şişe attırasım geldi tam o anda.
12 Haziran tarihinde, saat 09-12 arası finalim var, akşamına da Manisa'da konserim var. Yine de insanın konsere gitmek için uçak bileti alması güzel bi' duygu.
Deva-saz'ın SGM konserinden sonra 21 müzikus işçisi olarak Bostancı'ya gittik, dürüm yemeye. "10'dan çok 20'den az" devasaz ekibinden gelen bir tek, son şarkıda klarnet çalan Berke'ydi (tabi ışık mikserindeki ben, ve ses mikserindeki Esat'ı saymıyorum). Konser yorgunluğu diye bir şey olduğuna kanıt bu bence. Ege konserinden bir sonraki gün hiç bir derse niye gitmediğimi soran olursa, bu yazıyı referans gösteriyim diyorum.
Yazımın başlığına dönersek de, CS201 hw5'i yapana kadar ağlayan anam (literally), ödev bittiğinde benimle birlikte yazdığım "pacmanimsi" oyunumu oynadı (bu da literally). Atilla'nın odasına indim laptopla (tabi öyle multiplayer seçeneğimiz yok bizim), onunla oynadık. Oyun oynarken, "ahanda şimdi if'in içine girdi" diye düşünmekten niye iliklerime kadar zevk alıyorum bilmiyorum yine de.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)