Mayıs ayı bitti mü yazı dizisinin devamı aşağıdadır:
17 mayıs'taki şahane KoroSU konseri bittikten ve tüm kayıtlar zevkle dinlendikten sonra, 19 mayıs tatiline geldi çattı. Bir hafta öncesinden yaptığımız plana sadık kalıp, Tekirdağına gittik (öyle dermiş oranın yerlileri). Tekirdağından zihinlerde kalanlar :
Y : Abi niye dondunuz?
Herkes : ehuehahah !!
C : Peki biz çıkmaya başladıktan üç ay sonra, E.'ın telefonunda kendi kaydımı "SU C. Müzikus" olarak görmeme ne diyorsunuz?
U, M, E : Hazır mı fotoğraf makinesi? Hadi beyler üç deyince bombalama, bir-ki-üç. *flop**pffpkşşş*
Kasaptaki amca : Siz suyun fotoorafını niye çektiğniz o zaman?
C : Amca şimdi onun ismi korusu ya, bizim de onun ismine benzer bi' ... bikbikbik ...
Hep bir ağızdan : "We starve-look at one another, short of breath walking proudly in our winter coats..." ve nakarat "dets mii, deets miiiiiYYYYY"
Her bakımdan zevkle geçen 2 gecenin ardı, perşembe oldu. Cumartesi günkü Ege Üni. Şenlik'i de, saat 8de başlayan aşırı sağanak yağmur dolayısıyla (açık hava sahnesinin son grubuydu Neşeli, saat 9da çıkacaktı, ve boş herhangi bir kapalı sahne yoktu, şenliğin diğer etkinlikleri dolayısıyla) yalan oldu.
Tabi "oğlum, sen okumaya gitmedin mi oraya" diyen bir anne olacaktır aranızda illa ki. "Okuyom ben yuaa" diyeceğim onlara, tüm gücümle. Bu tekirdağı haftasında bir sınavım, bir ödevim, 2000 kelimelik bir opera incelemem ve yoklama alınan iki dersim vardı. Cuma dersim yok, çarşamba da 19 mayısa denk geliyodu, yani tüm bu sorumluluklar 3 gün içine yayılmıştı. Bu koşuşturmaca üzerine en güzel yorum babamdan geldi. Babam ki, ben sınavdan çıktığım zaman beni arabayla almaya gelmeyen ama basketbol antremanından sonra yolunu değiştirip beni arabayla alan bir insandır. Konserlerimi en önden izler, ama veli toplantılarıma gitmezdi Denizli'deyken. Beni "sabah uyandırsana, dershaneye gitcem" dediğimde uyandırmamış, niye uyandırmadın dediğimde "boşver ya, bugün de gitmeyiver" demişti. Geçen gün beni arayıp: "Oğlum konserlerden çok yoruluyosun, 3 tane grubun olmasın artık, en az emek verdiğin gruba devam et, diğerlerinden ayrıl" dedi.
28 Mayıs 2010 Cuma
Mayıs ayı bitti mü
Mayıs ayı boyunca yaz(a)madığım için bu yazı biraz intikam alma yazısı olacaktır benim için. Bakıyorum, en son 4 mayısta yazmışım, ondan sonra birkaç deneme de olmuş ama yayınlanmamışlar (blog açıp köşeyazarı tribine giren insanlardan birisi olma yolunda ilerliyorum, "notlarıma bakıyorum, yayınlanmamış yazılar" falan deyip).
6 mayısta bir Neşeli Günler Kumpanyası SGM 5.yıl konseri verdik. Çok neşeli bir konser olmadı, çeşitli tatsızlıklardan ötürü. Sahnedeki mikrofon krizi, biz konser verenleri birkaç dakikalığına Nihat Berker'in, Haluk Bal'ın önünde sessizce beklemeye itti. Konserin benim için iki büyük anlamı vardı, birincisi Nihat Berker'den bireysel olarak tebrik almamdır. Diğeri de SGM'deki ilk konserimdi bu.
Bir sonraki hafta, yaşamım ile hangar arasındaki ince çizgi kayboldu. 5 günde 4 prova aldık, ki kendileri en az 5 saat olur. Öyle ki, prova var diye Neşeli'nin Kalamış'taki konserine çıkmadım. Tüm bu insanüstü çabayı sarfettiğimiz Müzikus Çok Sesli Pop-Rock KoroSU konseri, insanlardan aldığım tepkiler, duyduğum alkış düzeyi ve kayıtlardan dinlediklerim doğrultusunda konuşuyorum, ayı gibiydi. Kritik nokta, benim açımdan çok da zevkliydi konser. Kulislere birkaç kere gir-çık yapmış olduğumdan, herhangi bir konserin benim üzerimde bu denli büyük bir etki yaratmasının sebepleri de olmalı gayet tabi. Sebebler üzerine birkaç analiz yaptım, şunları buldum: Müzikal anlamda doyurucu bir orkestra şefinin olması, repertuvarda hayatımda ilk defa çaldığım 14 şarkının bulunması (ve her yeni şarkı için yaşadığım heyecan), kolajlar ve en önemlisi konsept.
Devamı var.
6 mayısta bir Neşeli Günler Kumpanyası SGM 5.yıl konseri verdik. Çok neşeli bir konser olmadı, çeşitli tatsızlıklardan ötürü. Sahnedeki mikrofon krizi, biz konser verenleri birkaç dakikalığına Nihat Berker'in, Haluk Bal'ın önünde sessizce beklemeye itti. Konserin benim için iki büyük anlamı vardı, birincisi Nihat Berker'den bireysel olarak tebrik almamdır. Diğeri de SGM'deki ilk konserimdi bu.
Bir sonraki hafta, yaşamım ile hangar arasındaki ince çizgi kayboldu. 5 günde 4 prova aldık, ki kendileri en az 5 saat olur. Öyle ki, prova var diye Neşeli'nin Kalamış'taki konserine çıkmadım. Tüm bu insanüstü çabayı sarfettiğimiz Müzikus Çok Sesli Pop-Rock KoroSU konseri, insanlardan aldığım tepkiler, duyduğum alkış düzeyi ve kayıtlardan dinlediklerim doğrultusunda konuşuyorum, ayı gibiydi. Kritik nokta, benim açımdan çok da zevkliydi konser. Kulislere birkaç kere gir-çık yapmış olduğumdan, herhangi bir konserin benim üzerimde bu denli büyük bir etki yaratmasının sebepleri de olmalı gayet tabi. Sebebler üzerine birkaç analiz yaptım, şunları buldum: Müzikal anlamda doyurucu bir orkestra şefinin olması, repertuvarda hayatımda ilk defa çaldığım 14 şarkının bulunması (ve her yeni şarkı için yaşadığım heyecan), kolajlar ve en önemlisi konsept.
Devamı var.
4 Mayıs 2010 Salı
Oyun
Mgmt 202 dersinde, hoca tüm konuyu anlattıktan sonra bir de Türkçe özetlemeye ihtiyaç duydu. "Yabancı var mı?" diye sordu. "Var" diye cevap gelmemesini çok ilginç bulmadım aslında. Yine de anlatayım dedim.
MS 303 dersinde (iyice Faruk'a dönüştüm, tüm ders programımı sizlerle paylaşıyorum) hoca ekonomik bir başarısızlığı veya zararla kapanan kötü bir yatırımı "Kabul edilebilir mi, hayır edilemez, öyleyse diğerini seçiyoruz" diye değil, "Bu projeyi kabul ederseniz Yunanistan'a dönersiniz" diye anlatmaya başladı.
Ha, bu arada, yukarıdaki management dersi hocası, iki hafta evvel, "Artık yoklama almıyorum, dersi öğrenmek isteyen gelsin, diğerleri imza atmak için gelmesin" dediğinde "Ooh kebab, daha da gelmem" insanlarından biriydim. Tek ders saatlik olana bir uğrayayım dedim geçen gün, baktım yoklama kağıdı dönüyor, bilerek imza atmadım dersin sonunu bekledim, herkes gidince imza atmayı unutmuşum deyip hocanın yanına gittim. O malum soruyu sordum:
-Hocam, böle böle demiştiniz.
-Ehehe. Eee, ben olta attım orda, atlamamak lazım. Öğretmenlerin söylediklerine güven olmaz. Ehehe.
Ahmet abiyi çağırıp, şişe attırasım geldi tam o anda.
12 Haziran tarihinde, saat 09-12 arası finalim var, akşamına da Manisa'da konserim var. Yine de insanın konsere gitmek için uçak bileti alması güzel bi' duygu.
Deva-saz'ın SGM konserinden sonra 21 müzikus işçisi olarak Bostancı'ya gittik, dürüm yemeye. "10'dan çok 20'den az" devasaz ekibinden gelen bir tek, son şarkıda klarnet çalan Berke'ydi (tabi ışık mikserindeki ben, ve ses mikserindeki Esat'ı saymıyorum). Konser yorgunluğu diye bir şey olduğuna kanıt bu bence. Ege konserinden bir sonraki gün hiç bir derse niye gitmediğimi soran olursa, bu yazıyı referans gösteriyim diyorum.
Yazımın başlığına dönersek de, CS201 hw5'i yapana kadar ağlayan anam (literally), ödev bittiğinde benimle birlikte yazdığım "pacmanimsi" oyunumu oynadı (bu da literally). Atilla'nın odasına indim laptopla (tabi öyle multiplayer seçeneğimiz yok bizim), onunla oynadık. Oyun oynarken, "ahanda şimdi if'in içine girdi" diye düşünmekten niye iliklerime kadar zevk alıyorum bilmiyorum yine de.
MS 303 dersinde (iyice Faruk'a dönüştüm, tüm ders programımı sizlerle paylaşıyorum) hoca ekonomik bir başarısızlığı veya zararla kapanan kötü bir yatırımı "Kabul edilebilir mi, hayır edilemez, öyleyse diğerini seçiyoruz" diye değil, "Bu projeyi kabul ederseniz Yunanistan'a dönersiniz" diye anlatmaya başladı.
Ha, bu arada, yukarıdaki management dersi hocası, iki hafta evvel, "Artık yoklama almıyorum, dersi öğrenmek isteyen gelsin, diğerleri imza atmak için gelmesin" dediğinde "Ooh kebab, daha da gelmem" insanlarından biriydim. Tek ders saatlik olana bir uğrayayım dedim geçen gün, baktım yoklama kağıdı dönüyor, bilerek imza atmadım dersin sonunu bekledim, herkes gidince imza atmayı unutmuşum deyip hocanın yanına gittim. O malum soruyu sordum:
-Hocam, böle böle demiştiniz.
-Ehehe. Eee, ben olta attım orda, atlamamak lazım. Öğretmenlerin söylediklerine güven olmaz. Ehehe.
Ahmet abiyi çağırıp, şişe attırasım geldi tam o anda.
12 Haziran tarihinde, saat 09-12 arası finalim var, akşamına da Manisa'da konserim var. Yine de insanın konsere gitmek için uçak bileti alması güzel bi' duygu.
Deva-saz'ın SGM konserinden sonra 21 müzikus işçisi olarak Bostancı'ya gittik, dürüm yemeye. "10'dan çok 20'den az" devasaz ekibinden gelen bir tek, son şarkıda klarnet çalan Berke'ydi (tabi ışık mikserindeki ben, ve ses mikserindeki Esat'ı saymıyorum). Konser yorgunluğu diye bir şey olduğuna kanıt bu bence. Ege konserinden bir sonraki gün hiç bir derse niye gitmediğimi soran olursa, bu yazıyı referans gösteriyim diyorum.
Yazımın başlığına dönersek de, CS201 hw5'i yapana kadar ağlayan anam (literally), ödev bittiğinde benimle birlikte yazdığım "pacmanimsi" oyunumu oynadı (bu da literally). Atilla'nın odasına indim laptopla (tabi öyle multiplayer seçeneğimiz yok bizim), onunla oynadık. Oyun oynarken, "ahanda şimdi if'in içine girdi" diye düşünmekten niye iliklerime kadar zevk alıyorum bilmiyorum yine de.
29 Nisan 2010 Perşembe
opera
HUM 214 diye bir ders alıyorum bu dönem : "Major works of Opera" isimli. En son hoca ödev verip operaya gitmem gerektiğinde, Atilla en can alıcı aria'nın ortasında aramıştı, ben de yüzüne kapatmıştım telefonu. "Operadayım, mesaj at" diye mesaj atmış, "Ahahah, iyi kalın giyin :D " cevabını almıştım. Bugünkü operada ise ilgi çekici olaylar ta ödevin başında başlamıştı: Türkiye'de ilk kez, canlı yayında opera izlenebilen bir etkinlikti bu. Milano'da bu akşam saat 21 sularında başlayacak olan operayı, canlı yayında beyaz perdede Nautilus CineBonus'ta izlemeye gittik.
Operanın üstyazısı olmadığı için (Milano'da İtalyanca oynanıyor çünkü) lazer altyazılı olarak oynanacaktı perdede. Fakat öyle olmadı. Bir saat boyunca bütün salon oyunu anlamadığı halde, dışarı çıkmaya niyet eden de olmadı. İki sağımızdaki adam uyudu ve ne zaman oyun sessizleşse horladı. Bir solumdaki kadının vücudu attı, bana baktı, utandı uyuduğu için ve yerini değiştirdi (veya koltuk rahatsız gelmiş olabilir).
Sonra müsademizi isteyip operayı terkettik yarısına bile gelmeden. Görevli bir adamla karşılaştık:
-Salon 1'deki oyunun altyazısı yoktu, bilette film boyu Türkçe altyazılı yazıyordu.
-Teknik bir sorun vardı. Karşıdan ulaşmadı bize yazılar. Peki niye bir saat beklediniz?
-Teknik bir sorundur, geçer belki, unutmuşsunuzdur falan diye.
-...
-... (Manidar bakar)
-Nasıl yardımcı olabilirim? (Özet geç dedi kısaca)
-Paramızı geri istiyoruz.
Ödev olarak nasıl yazacağımı düşünüyorum şimdi. Muhtemelen orjinal bir sınav kağıdım daha olacak. ( Diğeri, TLL 102 sınavında: Düşünüyorum, öyleyse varım'dan yola çıkarak, kendimi bu sorunun doğru cevabını düşünürken düşünüyorum. Ben düşündüğüm için gerçek olduğum kesindir. Kendimi doğru cevabı düşünürken düşündüğüm için, o da gerçek. Öyleyse şu anda bu soruya doğru cevap veriyorum. Sonuç : 20 / 20.)
Operanın üstyazısı olmadığı için (Milano'da İtalyanca oynanıyor çünkü) lazer altyazılı olarak oynanacaktı perdede. Fakat öyle olmadı. Bir saat boyunca bütün salon oyunu anlamadığı halde, dışarı çıkmaya niyet eden de olmadı. İki sağımızdaki adam uyudu ve ne zaman oyun sessizleşse horladı. Bir solumdaki kadının vücudu attı, bana baktı, utandı uyuduğu için ve yerini değiştirdi (veya koltuk rahatsız gelmiş olabilir).
Sonra müsademizi isteyip operayı terkettik yarısına bile gelmeden. Görevli bir adamla karşılaştık:
-Salon 1'deki oyunun altyazısı yoktu, bilette film boyu Türkçe altyazılı yazıyordu.
-Teknik bir sorun vardı. Karşıdan ulaşmadı bize yazılar. Peki niye bir saat beklediniz?
-Teknik bir sorundur, geçer belki, unutmuşsunuzdur falan diye.
-...
-... (Manidar bakar)
-Nasıl yardımcı olabilirim? (Özet geç dedi kısaca)
-Paramızı geri istiyoruz.
Ödev olarak nasıl yazacağımı düşünüyorum şimdi. Muhtemelen orjinal bir sınav kağıdım daha olacak. ( Diğeri, TLL 102 sınavında: Düşünüyorum, öyleyse varım'dan yola çıkarak, kendimi bu sorunun doğru cevabını düşünürken düşünüyorum. Ben düşündüğüm için gerçek olduğum kesindir. Kendimi doğru cevabı düşünürken düşündüğüm için, o da gerçek. Öyleyse şu anda bu soruya doğru cevap veriyorum. Sonuç : 20 / 20.)
28 Nisan 2010 Çarşamba
telefon
Dün SGM'de bilet keserken birisi beni aradı. Normalde mesai saatlerinde kullanmıyorum telefonu, fakat dün özel bir telefon bekliyordum (Hikayenin özeti : Biletini aldığım Teoman konserine ücretsiz girme şansım olduğundan, elimdeki bileti satmak için anlaştığım insanın aramasını bekliyordum). Tam da o anda arayan bilmediğim 05xx'li numarayı heyecanla açtım.
telefondaki kız : Merhaba. Ben piano odası 2'nin anahtarını almak istiyorum. Bunun için aradım sizi.
revolver : Galiba bir kaç yanlış anlaşılma olmuş. Öncelikle piano odası 2'nin anahtarını alamıyorsunuz, odayı rezerve ediyorsunuz, kapı sorumlusu o saatlerde odayı açık bırakıyor, sonrasında geliyor, kilitliyor. İkincisi, ki bu daha önemli, bende piano odası 2'nin anahtarı yok.
t.k : Hmm. Ya birden böyle bi' ilham geldi bana da...
r. : ...
t.k : Nasıl rezerve ediyoruz peki odayı?
r. : Müzikus üyesi iseniz bikbikbik.
- tesbit spoyler -
İnsanların yapmayı çok istediği şeyler oluyor bazen. Yapamayacaklarını öğrenince de son koz olarak çok ilginç şeyler söylüyorlar. ( Bkz. Ama ben Niğde'den geldim). Gözlemleyin azıcık, siz de göreceksiniz. Görünce ne olacak derseniz, "çok komik olcak, gülcez".
telefondaki kız : Merhaba. Ben piano odası 2'nin anahtarını almak istiyorum. Bunun için aradım sizi.
revolver : Galiba bir kaç yanlış anlaşılma olmuş. Öncelikle piano odası 2'nin anahtarını alamıyorsunuz, odayı rezerve ediyorsunuz, kapı sorumlusu o saatlerde odayı açık bırakıyor, sonrasında geliyor, kilitliyor. İkincisi, ki bu daha önemli, bende piano odası 2'nin anahtarı yok.
t.k : Hmm. Ya birden böyle bi' ilham geldi bana da...
r. : ...
t.k : Nasıl rezerve ediyoruz peki odayı?
r. : Müzikus üyesi iseniz bikbikbik.
- tesbit spoyler -
İnsanların yapmayı çok istediği şeyler oluyor bazen. Yapamayacaklarını öğrenince de son koz olarak çok ilginç şeyler söylüyorlar. ( Bkz. Ama ben Niğde'den geldim). Gözlemleyin azıcık, siz de göreceksiniz. Görünce ne olacak derseniz, "çok komik olcak, gülcez".
19 Nisan 2010 Pazartesi
yazmazsam çatlarım vol.2
Yazmazsam çatlarım'ın devamıdır bu yazı:
BÜMK Jazz Korosu, bir perküsyon aletinin sesini "şımpkkt" olarak icra etmesinden sonra, Jacky Terrason'u dört gözle aradım. Çin'de başarılar diliyorum arkadaşlara.
Atilla'nın telefonunu bin bir emekle beresine sarıp gönderen esatCanÜ'nün yanlış telefonu göndermesi üzerine, bugün yurt görevlisinden kilitli kapıyı açması için izin alırken, "beni araması lazım, veya ben onu arayayım hemen, numarası kaç" dedi görevli. "Telefonu odasında olduğu için size geldim, ama hobi olarak ara istersen" şeklindeki cüretkar cevabımı sona sakladım. Bundan hemen sonraki olay, alıcı hanesine ismini ve adresini yazdığım zarfı gören haberleşme merkezindeki adamın "Bir de telefon numarası gerekiyor" demesi oldu. "Telefonunu gönderiyorum zaten, numarayı yazsam da birşey ifade etmez şu anda" dedim, "Hahah, evet ya" dedi.
BÜMK Jazz Korosu, bir perküsyon aletinin sesini "şımpkkt" olarak icra etmesinden sonra, Jacky Terrason'u dört gözle aradım. Çin'de başarılar diliyorum arkadaşlara.
Atilla'nın telefonunu bin bir emekle beresine sarıp gönderen esatCanÜ'nün yanlış telefonu göndermesi üzerine, bugün yurt görevlisinden kilitli kapıyı açması için izin alırken, "beni araması lazım, veya ben onu arayayım hemen, numarası kaç" dedi görevli. "Telefonu odasında olduğu için size geldim, ama hobi olarak ara istersen" şeklindeki cüretkar cevabımı sona sakladım. Bundan hemen sonraki olay, alıcı hanesine ismini ve adresini yazdığım zarfı gören haberleşme merkezindeki adamın "Bir de telefon numarası gerekiyor" demesi oldu. "Telefonunu gönderiyorum zaten, numarayı yazsam da birşey ifade etmez şu anda" dedim, "Hahah, evet ya" dedi.
yazmazsam çatlarım
Geçtiğimiz haftasonu okulda kalmama sebep olan bir etkinlik vardı. İstanbul Politikalar Merkezi adına burslu çalışan öğrenci olarak katıldım ben de bu konferansa. Şimdi bu konferanstan aklımda kalan birkaç şey yazacağım.
Bir adamın adı : Baykal Deniz'di. Yaka kartından gördüm.
İlk sunuma Cemil Koçak moderatör olarak katılınca, "güzel bir şeyler var lan herhalde" deyip içeride bekledim. Ankara'dan gelmiş özel bir ilköğretim okulu, öğrencilerine dersin son beş dakikası, derste aklında kalan bilgiler üzerine bir karikatür çizmelerini söylediklerini anlattı. Ve sonuçları sundular. Bir elektronik devreye bağlanmış seri bağlı pillerin lamba parlaklığı ile ilgili bir dersin sonunda, bir öğrenci, kağıdın sol tarafına bıyıklı bir ampul çizmiş. Ampulu çok parlak sarı ile boyamış. Sağ tarafta ise, birisi bıyıklı, diğeri etekli iki ampul çizmiş. Onları hafif bir sarı renkle boyayıp, en altta da şunu yazmış "Bekarlık sultanlıktır". Tam içimden "dostum 5. sınıf demişsin ama çocuk senden benden akıllı" derken, kapıda beliren süpervizörüm "senin dışarda beklemen gerekiyor" dedi.
Diğer bir sunuma geç kalan bir katılımcının, kural gereği onu içeriye almamam üzerine niye "Ama ben Niğde'den geldim" dediğini gerçekten anlayamadım. Cevap olarak dilimin ucuna "Ben de Denizli'den ama bu geç kaldığın gerçeğini değiştirmiyor" gelmişti. Galiba onu söyleseydim, Gregory House ile aramda hiç bir fark kalmayacaktı (bacağı saymıyorum, mavi gözü de halleder idik lensle).
Diğer gün Mersin'den gelen bir okul cezerye getirmiş, bana ikram ettiler, ben de alıp Yankı'ya verdim ("oha, cezerye sevmiyor muymuş" insanı isen devamını oku, "hayır, karnım toktu"). Yankı ikinci bir cezerye almak için (bir arkadaşıma dedi bana ama, bilemedim) sınıfa girdiğinde kadının tepkisi "Sen şu programdaki yan flüt çalan kız mısın, yoksa dün geceki otobüs yolculuğunun etkisi hala üzerimde mi ? " oldu.
Yarınki işlerin konuşulduğu toplantı masasındayız:
-Şimdi arkadaşlar, İsminiHatırlayamadımŞimdi isimli arkadaşa yardımcı olabilecek birisini arıyoruz. Meselaa, Murat Mustafa.
-Tamam, olur, hallederim ben.
-Yaparsın değil mi, çok yorgun değilsin.
-Yok yok, yaparım, sorun değil.
-...
-...
-Şimdi ?
-Haa (Ayağa kalkar, "öyle desenize abi" bakışı atıp çocuğun yanına gider).
Bir adamın adı : Baykal Deniz'di. Yaka kartından gördüm.
İlk sunuma Cemil Koçak moderatör olarak katılınca, "güzel bir şeyler var lan herhalde" deyip içeride bekledim. Ankara'dan gelmiş özel bir ilköğretim okulu, öğrencilerine dersin son beş dakikası, derste aklında kalan bilgiler üzerine bir karikatür çizmelerini söylediklerini anlattı. Ve sonuçları sundular. Bir elektronik devreye bağlanmış seri bağlı pillerin lamba parlaklığı ile ilgili bir dersin sonunda, bir öğrenci, kağıdın sol tarafına bıyıklı bir ampul çizmiş. Ampulu çok parlak sarı ile boyamış. Sağ tarafta ise, birisi bıyıklı, diğeri etekli iki ampul çizmiş. Onları hafif bir sarı renkle boyayıp, en altta da şunu yazmış "Bekarlık sultanlıktır". Tam içimden "dostum 5. sınıf demişsin ama çocuk senden benden akıllı" derken, kapıda beliren süpervizörüm "senin dışarda beklemen gerekiyor" dedi.
Diğer bir sunuma geç kalan bir katılımcının, kural gereği onu içeriye almamam üzerine niye "Ama ben Niğde'den geldim" dediğini gerçekten anlayamadım. Cevap olarak dilimin ucuna "Ben de Denizli'den ama bu geç kaldığın gerçeğini değiştirmiyor" gelmişti. Galiba onu söyleseydim, Gregory House ile aramda hiç bir fark kalmayacaktı (bacağı saymıyorum, mavi gözü de halleder idik lensle).
Diğer gün Mersin'den gelen bir okul cezerye getirmiş, bana ikram ettiler, ben de alıp Yankı'ya verdim ("oha, cezerye sevmiyor muymuş" insanı isen devamını oku, "hayır, karnım toktu"). Yankı ikinci bir cezerye almak için (bir arkadaşıma dedi bana ama, bilemedim) sınıfa girdiğinde kadının tepkisi "Sen şu programdaki yan flüt çalan kız mısın, yoksa dün geceki otobüs yolculuğunun etkisi hala üzerimde mi ? " oldu.
Yarınki işlerin konuşulduğu toplantı masasındayız:
-Şimdi arkadaşlar, İsminiHatırlayamadımŞimdi isimli arkadaşa yardımcı olabilecek birisini arıyoruz. Meselaa, Murat Mustafa.
-Tamam, olur, hallederim ben.
-Yaparsın değil mi, çok yorgun değilsin.
-Yok yok, yaparım, sorun değil.
-...
-...
-Şimdi ?
-Haa (Ayağa kalkar, "öyle desenize abi" bakışı atıp çocuğun yanına gider).
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)