Yaklaşık 5 yıl yurtta kaldıktan sonra bu yıl Kadıköy'de eve çıkmıştım. Doğrudur, bu yıl için verdiğim en güzel karardı kendi adıma. Yurtta çok güzel arkadaşlıklarım ve anılarım oldu ama son yıl haftasonları özellikle yurt resmen açık hava hapishanesi gibiydi. Bir de "grad" olmuştum artık, ve farklı bir şeyler istiyordum hayatımda. Ebru'nun da İstanbul'daki son yılında birlikte yaşama fikri cazip gelmişti. Her şey çok güzel bir senkronizasyon ile denk geldi ve Kadıköy'de güzel bir eve taşındık. Şimdi ise Ebru Edinburg'a taşındığı için artık kendi başıma yaşama isteğim gün yüzüne çıktı. Eindhoven'daki 1+1 stüdyo dairemde o kadar mutluydum ve özgürdüm ki, artık ancak ve ancak çok yakın olduğum birisiyle ev paylaşmak veya küçük ama benim olan bir dairede yaşamak istediğimi fark ettim. Ağustos ayında Orhanlı'daki konutlardan birisine taşınacağım için seviniyorum bu yüzden. Bir yandan Kadıköy'de iyisiyle kötüsüyle yaşadığım bir yılın buruk bir tadı da var ağzımda. Yine de Kadıköy'e baya doydum bu bir yıl içerisinde. Şimdi yeni bir macera, ev taşımaca ve tek başına özgürlük beni bekliyor.
İtiraf: Kadıköy'deki ev resmen "comfort-zone"du benim için. Hiç ama hiç çalışasım gelmiyordu o evde. Abartmıyorum master derslerimin finalinin gecesi anca oturabiliyordum dersin başına. Aslında bunu kendim istemiştim. O kadar yoğun bir 5 yıl geçirmişim ki Sabancı'da, 50 konser, dersler, kulüp başkanlıkları, 3 yaz-3 kıta-3'er ay yolculuklar, ilişkiler, vs. derken resmen yorulmuştum. Master'ın ilk yılı her anlamda bir nadas yılı oldu benim için. Rahatladım, dinlendim ve şimdi hayatımdaki en önemli virajlardan birine giriyorum: Tez yılı ve doktora başvuruları. Ben bu yoğun ama bir o kadar da keyifli geçireceğim İstanbul'daki son yılıma yarın adım atacağım. Yarın 24. yaş günüm ve 25. yaş günümün nasıl hızlı geleceğini şu andan tahmin edebiliyorum.
Vira bismillah.
29 Haziran 2014 Pazar
25 Mayıs 2014 Pazar
Mesela
Ben isterdim ki mesela, bazı insanlarla biraz daha geç tanışsaydım. Böylece kendimi daha doyurmuş bir şekilde ona tanıtabilirdim, o da kendi eksikliklerinin ve isteklerinin daha fazla farkında olurdu belki. O durumda daha keyifli vakit geçirebilirdik.
Ben isterdim ki mesela, "toplumun gerçekleri", veya "başka alternatifimiz yoktu halam" lafları beni durdurmasın da ben kendi idealime giderken yan yollara sapıp yolumu uzatmayayım.
Ben isterdim ki mesela, insanlar sebeplerimi daha can kulağıyla dinlesinler. Kimse seni sonuçlarıyla yargılamasın veya cümlelerim uzamaya başlayınca başka taraflara bakmasınlar. Bazı anlamlar kısa cümlelerle ifade edilemiyor.
Ben isterdim ki mesela, herkese güvenebileyim. Etrafımdakilere güvendiğim zaman ben daha keyifli bir insan oluyorum da haberiniz yok. Çünkü "Şimdi bunu desem ne düşünürler?" diye düşünmediğim kelimelerim daha değerli benim için.
Ben isterdim ki mesela, daha çok içebileyim. İçince çok güzel oluyorum bence, ama bir şeyler paylaşamadığım kişilerle içebilen bir insan değilim malesef.
Ben isterdim ki, artık meselaya gerek kalmadan düşüncelerimi anlatabileyim. Olmamış şeylere hayıflanacağıma, olduklarımla kendimi tanımlayabileyim. Ne bileyim, belki hayallerimi çok da önemsemiyorumdur da, yaşadıklarımdan daha çok etkilenmiş ve kendimi daha iyi anlayabilmişimdir.
Ben istiyorum ki, daha rahat olsun herkes. Kimse kimseye kendini kanıtlamasın. "Ama onun zamanında şu olayı baya kötüydü" veya "Abi sizin grubun da şu eksikleri beni çok rahatsız ediyor" cümlelerini birbirimizle paylaşmayalım.
Ben isterim ki, çok nefret ettiğimiz insan sayısı gitgide azalsın. Ben unuturum muhtemelen de karşılaştığım kimsecikler ağzını toplayamıyor bir türlü. Mesela, beni hiç tanımadan benden nefret eden adamlar olmasın.
Ben ne istiyorum biliyor musunuz? Azcık empati. Çok güzel bir şey bu. Vallahi bak. Karşımdaki insanda biraz anlayış aramaya başladıkça daha yalnız kaldım ben. Ne kadar da hazırız kalıpları yapıştırmaya birbirimize. Biraz olsun o kişinin nasıl bir aileden geldiği, ne istediği, ne şekilde mutlu olacağı ile ilgili değerleme yapmadan hemen yargılamaya başlıyoruz. Bu özelliğimizi birbirimizden keyif almak için kullansak keşke.
Çok şey istedim sanırım. Neyse, en azından buraya bırakmış oldum bunları. Ha, bu arada en çok Warşova'daki Open'er Festivale gitmeyi istiyorum sanırım. Baya zor şu an için, vize, para falan gerekiyor.
Ben isterdim ki mesela, "toplumun gerçekleri", veya "başka alternatifimiz yoktu halam" lafları beni durdurmasın da ben kendi idealime giderken yan yollara sapıp yolumu uzatmayayım.
Ben isterdim ki mesela, insanlar sebeplerimi daha can kulağıyla dinlesinler. Kimse seni sonuçlarıyla yargılamasın veya cümlelerim uzamaya başlayınca başka taraflara bakmasınlar. Bazı anlamlar kısa cümlelerle ifade edilemiyor.
Ben isterdim ki mesela, herkese güvenebileyim. Etrafımdakilere güvendiğim zaman ben daha keyifli bir insan oluyorum da haberiniz yok. Çünkü "Şimdi bunu desem ne düşünürler?" diye düşünmediğim kelimelerim daha değerli benim için.
Ben isterdim ki mesela, daha çok içebileyim. İçince çok güzel oluyorum bence, ama bir şeyler paylaşamadığım kişilerle içebilen bir insan değilim malesef.
Ben isterdim ki, artık meselaya gerek kalmadan düşüncelerimi anlatabileyim. Olmamış şeylere hayıflanacağıma, olduklarımla kendimi tanımlayabileyim. Ne bileyim, belki hayallerimi çok da önemsemiyorumdur da, yaşadıklarımdan daha çok etkilenmiş ve kendimi daha iyi anlayabilmişimdir.
Ben istiyorum ki, daha rahat olsun herkes. Kimse kimseye kendini kanıtlamasın. "Ama onun zamanında şu olayı baya kötüydü" veya "Abi sizin grubun da şu eksikleri beni çok rahatsız ediyor" cümlelerini birbirimizle paylaşmayalım.
Ben isterim ki, çok nefret ettiğimiz insan sayısı gitgide azalsın. Ben unuturum muhtemelen de karşılaştığım kimsecikler ağzını toplayamıyor bir türlü. Mesela, beni hiç tanımadan benden nefret eden adamlar olmasın.
Ben ne istiyorum biliyor musunuz? Azcık empati. Çok güzel bir şey bu. Vallahi bak. Karşımdaki insanda biraz anlayış aramaya başladıkça daha yalnız kaldım ben. Ne kadar da hazırız kalıpları yapıştırmaya birbirimize. Biraz olsun o kişinin nasıl bir aileden geldiği, ne istediği, ne şekilde mutlu olacağı ile ilgili değerleme yapmadan hemen yargılamaya başlıyoruz. Bu özelliğimizi birbirimizden keyif almak için kullansak keşke.
Çok şey istedim sanırım. Neyse, en azından buraya bırakmış oldum bunları. Ha, bu arada en çok Warşova'daki Open'er Festivale gitmeyi istiyorum sanırım. Baya zor şu an için, vize, para falan gerekiyor.
9 Nisan 2014 Çarşamba
Şiir
Ben şiir yazardım eskiden. Lisede baya yazmıştım, sonra üniversitedeki ilk yılımda da aynı hızda devam etmiştim. Sonra yazamadım. 3 sene sonra bir kız arkadaşım oldu, o zaman kısacık bir tane daha yazmıştım. Şimdilerde yazamıyorum ama eski yazdıklarımı okumaya başladım tekrar. Biraz ilginç bir şekilde bazı satırlarda dolaylı olarak nelerden bahsettiğimi anlayamadım. Sanki başkası yazmış gibi o şiirleri. Mesela aşağıya kasım 2008'de yazdığım bir şiiri bırakayım. Başlık yurt olduğuna ve Sabancı'daki ilk dönemim olduğuna göre İstanbul'a taşınma sürecim ve yeni kurmaya başladığım hayat üzerine yazılmış olması lazım şiirin, gelin görün ki tam olarak neden bahsettiğim hakkında en ufak bir fikrim bile yok.
YURT
Uçurumların şairane benliğinden bugünlere
Geçirilen devrimin özetini sayacağım
Nefretlere sebep kösteklerin etrafındaydı belim
Elim bir gecenin vahşi tutunuşlarındaydı hayat
Kaldırdım kafamı
Bir o kadar daha vardı geride.
Masa örtülerinden koltuklardan
Tahta sandalye ama geniş yataklara
Sükunetten sıkılganlıktan
Kurtlar sofrasına ama heyecana günlerim oldu.
Kim niye dinlesindi ki özetleri?
Şimdi boşverelim bunları
Hazır aklıma gelmişken, titremiş parmakları ve
Tutulmuş gözyaşlarını
Bir tiyatro sahnesinin ışığı kadar canlı tutmak
Babayiğitlerin bile harcı değil
Sevgiler, sevgililer
Tütün kalmış tabaklar, içinden kan fışkıran sebepler
Bahçelerin uçlarından kırmızı mor çiçekler
Issızlığın ötesine geçebilmek için kalemler
Gerek yurduma
O zaman belki kalın uçlu sözcükler boşanır.
Bugün biten bir kitap mıydı zihnimde?
Nelere hakkım olduğunu öğrenmek için
Bedel ödenecek belki
Dolambaçlı kablolar kime yol göstermiş?
YURT
Uçurumların şairane benliğinden bugünlere
Geçirilen devrimin özetini sayacağım
Nefretlere sebep kösteklerin etrafındaydı belim
Elim bir gecenin vahşi tutunuşlarındaydı hayat
Kaldırdım kafamı
Bir o kadar daha vardı geride.
Masa örtülerinden koltuklardan
Tahta sandalye ama geniş yataklara
Sükunetten sıkılganlıktan
Kurtlar sofrasına ama heyecana günlerim oldu.
Kim niye dinlesindi ki özetleri?
Şimdi boşverelim bunları
Hazır aklıma gelmişken, titremiş parmakları ve
Tutulmuş gözyaşlarını
Bir tiyatro sahnesinin ışığı kadar canlı tutmak
Babayiğitlerin bile harcı değil
Sevgiler, sevgililer
Tütün kalmış tabaklar, içinden kan fışkıran sebepler
Bahçelerin uçlarından kırmızı mor çiçekler
Issızlığın ötesine geçebilmek için kalemler
Gerek yurduma
O zaman belki kalın uçlu sözcükler boşanır.
Bugün biten bir kitap mıydı zihnimde?
Nelere hakkım olduğunu öğrenmek için
Bedel ödenecek belki
Dolambaçlı kablolar kime yol göstermiş?
16 Mart 2014 Pazar
Bağımlılık yapmayan alışkanlıklar
Çok uzun zamandır aynı kampüsü soluyorum. 6 yıl oluyor bu yılın sonunda, dile kolay. Bizim kampüste solunum yapmak zaten kolay bir şey değil, üç tarafı sanayi siteleriyle çevrili olduğu için. Çoğu zaman deri kokusuyla uyanırdım yurtta kaldığım zamanlarda. Okulun fakülte binalarının yapımında Tosun Terzioğlu'nun tabiriyle "nefes alan taş"lar kullanılmış. Söz konusu taşlar simsiyah oldu 15 yılda, o derece bir teneffüs kirliliği var kampüste. Eskiden öğrenciler protesto ederlermiş bu kirliliği, sonra ölçümler yapmışlar (her yıl yapılıyormuş söylenilenlere göre) ve "insan sağlığını tehdit etmeyecek düzeyde" bulmuşlar kampüsteki havayı. Neyse, ben her ne kadar çok sevsem de okulu, biraz alışkanlıklar döngüsünde boğulmaya başlamıştım geçen yıl. Bu yıl kampüste kalmamak sanırım aldığım en doğru karar oldu (Kararın hem alınan, hem de verilen bir şey olması ne kadar garip değil mi? Üstelik ikisi de aynı anlamlı). Ama bağımlılık yapmayan alışkanlıklarım hep kampüs içerisindeymiş, biraz zor adapte oldum diyebilirim Bahariye'de yaşamaya. Yine de Kadıköy'de geçen bir cuma gecesinden sonra eve saat kısıtlaması olmadan ve yürüyerek dönebilmek çok keyifli.
House of Cards izlerken bir lafı hiç unutmuyorum: "Addiction without consequences" - Sonucu olmayan alışkanlıklar (kötü bir sonuç ima ediliyor). Ben pek düzenli birisi sayılmam ama sanırım hep aynı kampüste yaşamaktan kaynaklı bir alışkanlıklar bütünü edinmişim son yıllarda. Gerçi aktörler hep değişiyor ama misal her zaman prova alacağım bir grubum oluyor. Her zaman konserler oluyor. Her haftasonu Kadıköy / Taksim içmeceler oluyor. Şikayet ettiğimden değil, zevk almasam bu döngülere girmezdim zaten. Ama bir sonraki nokta olan alışkanlıklara dönüşüyor çoğu eylemim. Bağımlılıkları olmayan birisiyim ama bazen kendimi alışkanlıklar girdabının en dibinde buluyorum. Aktörlerle eğleniyorum o vakitler. Zira çoktan keyif için değil de, zaten hali hazırda yapıyor olduğum için yapmaya başlamışım bir çok şeyi. Kötü sonuçları olmayan şeyler belki hepsi, ama bu döngülerin içinde olmayı hiç sevmiyorum. Kendime yabancılaşıyorum bazen. En son aldığım kararın üzerinden çok zaman geçmiş gibi hissediyorum. Gerçi İstanbul'da dolu dolu yaşadığım şu 5.5 yıldan sonra zaman o kadar göreceli olmaya başladı ki... Bir ara yazmıştım, yaptığım şeylerin tarihlerini hatırlayamıyorum çoğu zaman ama konserlerimi hatırlıyorum dünmüş gibi. Yine konserden konsere saymaya başladım haftaları. Konser demişken, güzel bir müzikle bitirelim bu geceyi de. İyi geceler.
House of Cards izlerken bir lafı hiç unutmuyorum: "Addiction without consequences" - Sonucu olmayan alışkanlıklar (kötü bir sonuç ima ediliyor). Ben pek düzenli birisi sayılmam ama sanırım hep aynı kampüste yaşamaktan kaynaklı bir alışkanlıklar bütünü edinmişim son yıllarda. Gerçi aktörler hep değişiyor ama misal her zaman prova alacağım bir grubum oluyor. Her zaman konserler oluyor. Her haftasonu Kadıköy / Taksim içmeceler oluyor. Şikayet ettiğimden değil, zevk almasam bu döngülere girmezdim zaten. Ama bir sonraki nokta olan alışkanlıklara dönüşüyor çoğu eylemim. Bağımlılıkları olmayan birisiyim ama bazen kendimi alışkanlıklar girdabının en dibinde buluyorum. Aktörlerle eğleniyorum o vakitler. Zira çoktan keyif için değil de, zaten hali hazırda yapıyor olduğum için yapmaya başlamışım bir çok şeyi. Kötü sonuçları olmayan şeyler belki hepsi, ama bu döngülerin içinde olmayı hiç sevmiyorum. Kendime yabancılaşıyorum bazen. En son aldığım kararın üzerinden çok zaman geçmiş gibi hissediyorum. Gerçi İstanbul'da dolu dolu yaşadığım şu 5.5 yıldan sonra zaman o kadar göreceli olmaya başladı ki... Bir ara yazmıştım, yaptığım şeylerin tarihlerini hatırlayamıyorum çoğu zaman ama konserlerimi hatırlıyorum dünmüş gibi. Yine konserden konsere saymaya başladım haftaları. Konser demişken, güzel bir müzikle bitirelim bu geceyi de. İyi geceler.
15 Mart 2014 Cumartesi
Kadınları anlamak üzerine
Daha önce yakın bir arkadaşımdan sevgilisiyle ilgili şöyle bir cümle duymuştum: "Ya ben gelecekteki hayatımda bu adamı yanımda hayal edemiyorum, yanımda olmasını istemiyorum". Noktaları tamamlamakta zorluk çekilmesin diye, bahsettiği kişi 8 aydır çıktığı, aslında baya baya hoşlandığı, anlatırken gözlerinin içinin güldüğü bir kişi. "E madem çok seviyor, neden hakkında böyle şeyler söyleyebiliyor" diye sık sık düşündüm. Paradoks sanki, sevmiyorsan neden çıkıyorsun, seviyorsan neden geleceğinde yanında istemiyorsun onu. Yani gelecek hayal etmek zaten zor, ama yanında olmasını istememek küfür gibi bence. Klasik bir rakı masasında bu cümleyi anlattığımda "Kadınları anlamak zor işte", "Onlar hep böyle azizim, anlayabilene aşk olsun" diyecek bir milyon erkek bulabilirim. Belki de kafa yormamak lazım o kadar, belki de bir erkek olarak kadınları anlamak gerçekten imkansız. Ama olmuyor işte. Dedim ya, merak edince bir kere durulmuyorum.
Bugün aynı cümleyi tekrar duydum, "Onun geleceğimde olmasını istemiyorum". Aynı kelimeler, birbiriyle muhabbeti çok az olan iki insanın ağzından çıkıyor. Tesadüf olamaz yani. Belki ilk seferinde çok hazırlıksız yakalanmıştım bu cümleye ama bu sefer baya soru sordum, ağzını yokladım ve sonunda cevabı duydum:
- Kadınlar o anki duygularıyla yaşarlar, ama bilirler ki ileride o duyguları değişecek.
Youtube komedyenlerinden bir eleman bir röportajında sıradan şeyler söyleyip "Did that blow your mind?" diye soruyordu. Hakikaten aydınlandım bu cümleyi duyunca. Çok lakırdıya gerek yok bu cümlenin üzerine. Sadece bunun farkında olan bir kadına rastladığım ve bu cevabı duyduğum için mutlu oldum resmen. Gerçekten bu kadar basit olan bir cevabı, bir erkek olarak düşünememem de sanırım Adem'den bu yana yaşanılanları özetliyor
Doğrucu Davut ve Meraklı Melahat
M: Abi şimdi senin çok sevdiğin bir arkadaşın sana birden "Ya ben aslında homoseksüelim ve senden hoşlanıyorum" dese ne derdin?
T: Sen misin o kişi?
K: Peki sen provadan sonra neyle dönücen eve?
M: Trenle.
K: Oha tren mi kalkıyor, nerden?
Uzun süreli tanışıklığım olan her insanla yukarıdakine benzer diyalogları yaşayan bir insanım ben (everyday i'm trollin'). En temelinde "Olma ihtimalini bile düşünmediğimiz şeyler başımıza geldiğinde ne tepki veririz?" merakı yatıyor. Bu merak da çoğu zaman komik diyaloglara sahne oluyor. Çok meraklı bir insan olduğum söylenemez sanırım, hatta beni birebir ilgilendirmeyen çoğu şeye karşı nötrümdür. Çok umursayan bir insan da olmadığım için "Abi nasıl bu kadar sakin kalabiliyorsun ya" diyeni çok duydum. Ama şu tarzda düşüncelere ressmen bayılıyorum: "Sıradan bir günde anormal bir olay olursa bu hayatımızı nasıl değiştirir?" (Sanırım festival filmlerini de bu yüzden çok seviyorum). Hal böyle olunca çoğu zaman kendimi Moobs'tan grup arkadaşlarıma yukarıdaki psikolojik deneyleri yaparken buluyorum.
Hayattan en çok keyif aldığım zamanlar merak ettiğim veya merakımı giderdiğim anlar. Merakımı giderdikçe daha fazla soru sormaya başlıyorum. Çocukken de böyleydim "Baba, NL hangi ülkenin plakası? Baba, 42 hangi şehrin plakası?" diye geçen tatil yolculuklarımı çok net hatırlıyorum mesela. Yeni şeyler öğrendikçe de daha fazlasını merak ediyorum. Meslek icabı olsa gerek (bu kalıbı da kullandım artık, check-list'imi güncelleyeyim). Geçen yıl Bain & Company ile yaptığım final görüşmesinde, Bain İstanbul'un partneri Karaca Bey'le şunu demişti bana: "Ben bu CV'ye bakınca bir danışman değil, bir akademisyen görüyorum". Merakım o gün gözle görülebiliyormuş demek ki.
Bence iyi akademisyenler, meraklı kişilerdir. Ben de genç bir akademisyen adayıyım. Ama bazen insanların farklı yakıştırmalarıyla karşılaşıyorum: "Sende aslında avukat tipi var", "Ya sen tipik bir akademisyen gibi değilsin ya, daha sosyal bir meslek yakışır sana" vs. Söylenilmek istenileni anladığımı düşünüyorum temelde, ama ben merakımı giderebileceğim bir mesleğe sahip olmak istiyorum.
Başlıktaki iki deyim ile ilgili konuşacak olursam, ikisi de oldukça karikatürize deyimler gerçi ama bence bilinçli sınırlar içerisindeki merakın hiç bir zararı yok. Hatta baya güzel bir şey. Aynı şekilde doğruları söyleyen insan da güzel insandır bence. Ama biliyorum ki bu deyimlerin anlatmak istediği durumlar daha uç örnekler. Yine de keşke daha çok insan doğrucu ve meraklı olsa.
9 Mart 2014 Pazar
Bazen fil, bazen balık
"Kendimi kontrol edemiyorum" diye bir köşe var Uykusuz'da, en sevdiğim köşelerden biridir kendileri. Ben zaten mizahın yazılı olanına daha bir ilgi duyuyorum sanki. Birkaç gündür de bu köşenin başlığına odaklanmış durumdayım (gülücüğe odaklanmaktan daha iyi). Şöyle ki, ben de kendimi kontrol edemiyorum. Tam olarak yaşadıklarımı anlatacak kelimeler bunlar değil belki, belki de kendimi mantık çerçevesinde çok kontrol ettiğim için duygularıma yenik düşmemenin eksikliğini hissediyorum (bu da ne demekse, duygularıyla kim maç yapıyor ki yenik düşsün). Ben bugün biraz efekanlarla uğraştım. Belki hava kötü diyedir, bilmiyorum. Pokemon'da Alakazam vardı hatırlar mısınız? "Toparlan" deyince sahibi toparlanırdı hemen. Ben bir Alakazam olmayı çok isterdim mesela. Keşke öyle kolay olsa toparlanmak. Zaten en zoru, neyimi toplayacağımı bilemiyorum. Kağıt üzerinde her şey derli toplu zira. Beklentilerimi karşılayamadığım küçük anlar oluyor mesela benim, ben o anları gözümde büyütüyorum baya. Haliyle problemi bulamadığım bir gri bulutlar dönemi başlıyor. Birine anlatsam bu durumu "Derdini s.kiyim" der muhtemelen. Nilay hoca demişti ki "Keşke herkes 5 dakika kadar avazı çıktığı kadar bağırsa da rahatlasa". Aynen öyle işte. Geçen haftaki Bubituzak konserinde de grup konser bitimi sahneden indi, sonra bis için geri döndü. Ali Güçlü Şimşek (solist) "Aslında döneceğimizi biliyoduk biz yaa, neden böyle .mcık gibi davranışlar yapıyoruz ki" dedi, sonra "Ya kusura bakmayın küfür ettim ama aslında ihtiyacımız olan belki de okkalı bir küfürdür, hadi üç deyince herkes küfür etsin, bir-ki-üç". Rahatladık biraz. Kasılmaktan, kendimizi maskelemekten içimiz çıkmış meğer. Toplum denilen olgunun verdiği şekille var oluyoruz ya bu hayatta, çok üzücü bence. Mesela çok istiyoruz bir şeyi, sonra "Ya sen ona uygun değilsin" diyorlar. Haklılar belki ama, "Azimli sıçan duvarı delermiş" diye de bir laf var (işbu atasözünde bahsi geçen sıçan fare oluyormuş ben de geç öğrendim baya). Çok istemek lazım bazen, böyle kimsenin lafına bakmadan o isteğimizi gerçekleştirmek... Çünkü zaten herkes kendilerine yakıştırılan şeyi yapmış olsaydı, "tercih" diye bir şey olmazdı. Yanlış tercih var mı mesela? Bence yok, o sadece ÖSS zamanlarından kalan bir laf. Tercih edebilecek özgürlüğe sahip olan kişi zaten başarmıştır bence yarısını. "Başka alternatifimiz yok" lafını çok duydum ben mesela. O daha kötü yani. Ama çoğu zaman tercih bile edememe durumu "Hazır seçebiliyorken en iyisini seçeyim" noktasında hatalara sürüklüyor. "En iyisi" dediğin şeye yine toplum karar veriyor çünkü. Tercihlerimiz harcamayınca biten para-puan değil sonuçta. Daha bireysel olmalı, tahmin edilemeyen olmalı ve yanlışsız olmalı.
Yazı yazmanın en çok neyini seviyorum biliyor musunuz? Düşüncelerimi görebilmeyi... Çok hızlı geçiyor normalde düşüncelerim, yakalayamıyorum. Yazı daha dingin ve yavaş, ağır ağır nefes alan bir beyin gibi sanki. Şimdi blogu toparlayacağım ve "Gerçekten böyle mi düşünüyormuşum" şaşkınlığını yaşayacağım (gerçekten yaşadım). "Think out loud" - "Sesli düşünmek" bazen en ihtiyacım olan şey olabiliyor. Ben öyle kendi kendime konuşan biri olmadığım için, ancak yazarak bu ihtiyacımı giderebiliyorum.
Başlıkla ilgili de son bir şey söyleyeyim. Benim hafızamla ilgili başlık. Algılarım çok farklı şeyler seçiyor nedense. İlgi duymadığım hiç bir şeyi hatırlamıyorum mesela, ama öyle ufak detaylar var ki hatırladığım "hayat ne garip, vapurlar falan" modunda.
Yatmadan önce 100 kelime darbesi yaptığım zihnimi izin verirseniz 4 saatliğine izdivaya çekeceğim. Siyular.
Yazı yazmanın en çok neyini seviyorum biliyor musunuz? Düşüncelerimi görebilmeyi... Çok hızlı geçiyor normalde düşüncelerim, yakalayamıyorum. Yazı daha dingin ve yavaş, ağır ağır nefes alan bir beyin gibi sanki. Şimdi blogu toparlayacağım ve "Gerçekten böyle mi düşünüyormuşum" şaşkınlığını yaşayacağım (gerçekten yaşadım). "Think out loud" - "Sesli düşünmek" bazen en ihtiyacım olan şey olabiliyor. Ben öyle kendi kendime konuşan biri olmadığım için, ancak yazarak bu ihtiyacımı giderebiliyorum.
Başlıkla ilgili de son bir şey söyleyeyim. Benim hafızamla ilgili başlık. Algılarım çok farklı şeyler seçiyor nedense. İlgi duymadığım hiç bir şeyi hatırlamıyorum mesela, ama öyle ufak detaylar var ki hatırladığım "hayat ne garip, vapurlar falan" modunda.
Yatmadan önce 100 kelime darbesi yaptığım zihnimi izin verirseniz 4 saatliğine izdivaya çekeceğim. Siyular.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)